Bu Blogda Ara

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Sporun Oscarları: “Laureus Spor Ödülleri”


Laureus Dünya Spor Ödülleri, 1999 yılında Daimler ve Richemont şirketleri tarafından, her yıl bir önceki yılın sporda en iyilerine verilmek amacıyla ortaya çıkarıldı. İlk galası 25 Mayıs 2000 tarihinde Monte Carlo’da yapılan ödüller, spor otoriteleri tarafından “Sporun Oscarları” olarak görülüyor. Her yıl Mercedes Benz, Vodafone, IWC Schaffhausen gibi büyük markaların sponsorluklarında gerçekleşmektedir.

20 Mayıs 2012 Pazar

Güzel Oyun Hatırlanmaz, Kupalar Unutulmaz


        Bugün Chelsea’nin kazandığı bu şampiyonlar ligi kupası bana başlıkta yazdığım sözü söyletme fırsatı verdi. Uzun yıllardır sporu takip eden birisi olarak, şunu belirtmek isterim ki özellikle final maçlarında güzel futbol oynayan takımlar eğer kupayı alamazlarsa 10-15 sene sonra kimse onların oynadığı güzel futbolu hatırlamaz. Mesela bugün ki şampiyonlar ligi finalinde Bayern Münih’in oynadığı iyi ve atak futbolu kupayı müzesine Chelsea götürdüğü için belli bir süre sonra “Bayern’de o finalde ne oynamıştı ya!!” şeklinde anılmayacak. Onun yerine 2012 yılında şampiyonlar ligini "Chelsea" kazandı diye bilecek herkes.
           

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Golü Koklayan Adam: Radamel “Falcao” Garcia


10 Şubat 1986’da Kolombiya’nın Santa Marta şehrinde dünyaya geldi. Babasının hayranlığı sebebiyle, ünlü Brezilyalı futbolcu Paulo Roberto Falcao’dan aldığı orta adıyla “Falcao” ile çağırdılar.
Çok koyu bir Millionarios taraftarı olan Falcao, futbola 13 yaşında Deportivo Pereira’da başlasa da daha sonra Millionarios genç takımına geçti. Sonra ki yıllarda River Plate, Kolombiya 17 Yaş Altı takımında iyi işler yapan Falcao’yu denemek için antrenmana çağırdı ve ardından sözleşme imzaladılar. River Plate’le sözleşme imzalamadan önce Falcao, Buenos Aires’deki  Palermo Üniversitesinde Gazetecilik okumaya başladı.
19 yaşındayken, Reinaldo Merlo yönetiminde ilk kez bir maça ilk 11 de çıktı ve 2 gol birden attı. Oynadığı ilk 11 maçta toplamda 7 gol atan Falcao’nun ünü bir anda yayılmaya başladı. San Lorenzo’ya karşı oynadığı bir maçta golü atarken sağ bileğindeki bağlardan sakatlandı. Bir sonraki sezonun başındaki antrenmanlarda yine aynı bileğindeki bağlardan daha şiddetli bir sakatlık geçiren Falcao çok fazla maç kaçırdı ve iyileşmesi çok uzun sürdü. 2007 sonbaharında tekrar River Plate ilk 11’ine dönen Falcao, sakatlığından önceki gol serisine devam etti. 2007 yılında Copa Sudamericana’da Botafogo ile oynanan rövanş maçında attığı 3 gol ile 9 kişilik River Plate’i ilk maçı 2-0 kaybetmesine rağmen çeyrek finale taşıdı. Yine aynı turnuva da Defensor Sporting’e uzaktan attığı müthiş golle River Plate’i yarı finale çıkardı. Yine aynı sene Boca Juniors’la oynanan maçta “Süper Classico” lardaki ilk golünü attı. Falcao bu büyük çıkışının ödülünü 2010 dünya kupası elemeleri için Kolombiya Milli Takımına çağrılarak aldı. Aynı sezonun bitiminde Deportivo’dan gelen 8 Milyon Euro’luk teklifi kabul etmeyen River Plate, 2 sezon sonra 5 milyon euro’ya, sözleşmesinin bitmesine bir sezon kala Porto’ya kaptırdı. Lisandro Lopez’in gidişiyle doğan golcü boşluğunu Falcao’yla doldurmayı planlayan Porto, bu düşüncesinin meyvelerini aldı.   
2009-2010 sezonunda Porto’da kariyerine ilk 4 maçta attığı 4 golle başlayan Falcao, sezon boyunca ligde toplam 25 gol, tüm kupalarda da toplamda 34 gol attı. Bir sonraki 2010-2011 sezonunda ise yine etkileyici performanslar ortaya koydu. Ligde attığı 16 golle takım arkadaşı Hulk’un ardından gol krallığında 2.olan Falcao, Uefa Avrupa Liginde 14 maçta attığı 17 golle hem gol kralı oldu, hem de UEFA tarihinde bir sezonda en çok gol atan oyuncu ünvanını Jürgen Klinsmann’dan aldı. Temmuz 2011’de sözleşmesi uzatılan Falcao, imza bedeli olarak 6,5 milyon euro alırken, kontratının serbest kalma maddesinde de 45 milyon euro yazıyordu.
Sözleşmesini uzattıktan 1 ay sonra Atletico Madrid’in Agüero’nun boşluğunu doldurmak için 40 milyon euro önermesiyle kulüp tarihinin de rekorunu kırarak Atletico Madrid’in yolunu tuttu. Agüero’yu 45 milyon euro’ya satan Atletico Madrid, Falcao’ya 40 milyon euro vermesi sebebiyle çok fazla eleştirildi. Falcao’nun 40 milyon euro etmeyeceği görüşünde olanlar bence de haklıydılar. Agüero gibi hem 23 yaşında hem de bu kadar üst düzey bir futbolcunun 45 milyon euroya satıldığı bir yerde, Falcao’nun maksimum 30 milyon euro civarında olması gerekiyordu.
Verilen ücret Falcao’nun üstünde en ufak bir baskı oluşturmadı. Atletico Madrid’le ligde 33 maçta 23 gol atan Falcao, Uefa Avrupa Liginde de 15 maçta attığı 12 golle hem yine gol kralı oldu, hem de kupayı üst üste 2.kez kaldırma başarısını gösterdi.
Falcao’nun hayatından bahsettikten sonra biraz da bireysel özelliklerini analiz edelim. Falcao bir forvet de olması düşünülen özelliklerin hemen hemen hepsine sahip bir oyuncu. Fizik olarak boyu kısa olması tek handikapı gibi görünürken omuz genişliği ve kalıbı itibariyle gayet iyi seviyede. 1,77’lik boyuna rağmen hava toplarında da çok etkili. Bence en önemli özelliği ceza sahasında atılan toplarda, hep doğru yerde bulunup o topları mutlaka alması. Ceza sahasına onun yönünde attığınız rastgele bir top da bile Falcao, o topun bulunduğu yere gidip rakip oyuncu varsa rakibini de egale edip o topun kontrolünü sağlıyor.
Bir diğer çok önemli özelliği de bitiriciliği. Ceza sahasında belki de şuan aktif futbola devam eden oyuncular içinde içinde en etkili, tehlikeli ve korkulan oyuncu durumunda.  Ayrıca toplu ve topsuz hızı da normalin çok üstünde. Fizik olarak güçlü olduğu için hem pivot santrafor gibi oynayabiliyor hem de rakip defans arkasına iyi sarkıyor. Uzak mesafe şutlarda, penaltılarda ve plase vuruşlarda da gerçekten Avrupa’nın en üst seviyelerinde. Porto ve Atletico Madrid gibi Avrupa’nın en yüksek seviyesinden bir gömlek altta olan takımlarda bu derece başarılı olması bence henüz çok yeterli değil. Akıllarda iyi futbolcu, iyi golcü olarak değil, bir efsane olarak kalması için kısa bir süre içinde Avrupa’nın en büyük takımlarından birine gitmesi ve orda yine bu ve bundan daha yüksek performanslar gösterip mutlaka bir Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu ve Avrupa’nın üst düzey liglerinde lig şampiyonluğu kazanması gerekiyor.   


25 Nisan 2012 Çarşamba

İşte Futbolun Adaleti


        
        6 Mayıs 2009’da Stamford Bridge’de çok tartışmalı kararları olan ve hak eden tarafın değil de hak etmeyen tarafın son dakikada kaleyi bulan ilk şutunda attığı golle finale çıktığı bir maç vardı. Futbolseverlerin hafızalarından kazınmayacak maçlardan birisi olduğuna eminim. Çünkü Chelsea o maçta gayet iyi oynamış topla oynayan Barcelona olsa da pozisyonlara giren Chelsea olmuş ve hakem Tom Ovrebo tarafından 2 tane net penaltısı verilmemesine rağmen yinede son dakikalara kadar maçı 1-0 önde götürmüştü. Fakat son dakika da Barcelona kaleyi bulan ilk ve tek şutunu Iniesta ile atmış ve o da ağlarla buluşup Barca’yı finale taşımıştı. Bu maçın ardından Uefa’nın finali Barcelona-Manchester United olarak ayarlamak için uğraş verdiği tartışılmış ve hakem Ovrebo maçın ardından uzun bir süre Chelsea’li taraftarlar tarafından ölüm tehditleri almıştı. İşte o maçın rövanşında 3 yıl sonra yine Barcelona ve Chelsea bir Şampiyonlar Ligi yarı finalinde daha eşleştiler.

Fakat bu maçın şöyle bir farkı vardı. Geçen 3 yılda Barcelona gücüne güç katmış kupalara ambargo koymuştu. Yine geçen bu 3 yılda Chelsea sadece 1 kez lig şampiyonluğu 2 kez de FA kupası almış ve her yıl yeni bir teknik direktör getirerek bir türlü istediği istikrara ulaşamamıştı. Barcelona kadro olarak dinamikleşip güçlenirken, Chelsea kadrosu yaşlanıp zayıflamıştı. İşte bu durumlarda olan 2 takım ilk maçta Stamford Bridge’de karşı karşıya gelmiş ve Chelsea Di Matteo yönetiminde klasik defansif bir anlayışla Barca’yı tek golle geçmeyi başarmıştı. Bu maçta Barcelona pek çok gol fırsatından yararlanamamış ve turu Nou Camp’a bırakmak zorunda kalmıştı.
Nou Camp’da Barcelona’nın %99 ihtimalle Chelsea’yi eleyeceği ve finaldeki rakibini bekleyeceği konuşula dursun Chelsea haftasonu ilk 11’inden 8 oyuncusunu dinlendirip Barcelona maçına konsantre olmaya başlamıştı. Barca ise El Classico’da oyuncu dinlendireyim derken La Liga şampiyonluğundan da olmuştu.
Maç başladı ve Barcelona yine klasik %70’in üstünde topa sahip olarak golü arayan ve turu isteyen taraf olarak göz önüne çıktı. İlk golü Chelsea’nin basit bir defansif yerleşim hatasında Busquets’le bulan Barcelona Chelsea’de kaptan Terry’nin kırmızı kartının ardından ikinci golü de Messi’nin klas ara pasında Iniesta’nın üstün bitiriciliğiyle elde etti. Bu maç farka gider yorumları yapılmak üzereyken 10 kişilik Chelsea’de, Lampard’ın enfes ara pasını inanılmaz bir aşırtma golle bitiren Ramires bir anda Chelsea’ye turu getiren skoru yarattı.
İkinci yarıda ise Drogba’nın defansta yaptırdığı penaltı az kalsın Chelsea’ye tura mal oluyordu. Fakat büyük üstat uzaylı Messi topu direğe nişanlayınca Barcelona kendini şokta buldu. Son dakikaya kadar verdiği çabalar yeterli olmadı ve tam son saniyelerde golü ararken bir anlık hatada takımca ilerde kalınca, bu sezon belki de Chelsea’de en formsuz isim Torres bomboş pozisyonda Barca yarı sahasında yalnız başına topu sürüp Valdes’i geçerek topu ağlara gönderdi ve Di Matteo’yu ve Chelsea’yi tarihe geçirdi.
İşte 3 yıl önceki pek çok haksızlığın yaşandığı, penaltıların verilmediği ve Stamford Bridge’de son dakikada kalesine gelen ilk şutta finali, belki de kupayı kaybeden Chelsea, bu sefer aynı tarifeyi Nou Camp’da Barcelona’ya uygulamıştı.
Bu maçın ardından futbolun adaletine saygım tekrar sonsuz bir seviyeye geldi. Bir maçla adalet olmadığını, o maç kaybedilse bile ilerde bir gün mutlaka onun hakkının bir yerlerden geleceğine artık inanıyorum. Tebrikler Chelsea, Tebrikler Di Matteo. Teşekkürler  Futbol ve Adaleti.

13 Nisan 2012 Cuma

José Mourinho ve Sihirli Taktikleri

Futbol dünyasının şuan da en iyi teknik direktörlerinden biri olan ve gün geçtikçe yaptıklarıyla efsaneleşen José Mourinho, teknik direktörlüğe başladığından bu yana gittiği hemen hemen her takımda başarılı oldu ve kupa kazandı. Daha henüz teknik direktörlüğe göre genç bir yaş olan 49 yaşındaki teknik adam, ülke, bölge ve takım fark etmeksizin kazandığı bu başarılarda genel olarak takımlarını hep kendine özgü taktikleriyle oynattı. Bu taktiklerin hepsinin ortak noktası olan ve "nasıl yapıyor her gittiği takımda", "nasıl başarılı oluyor", diye soranların “sihirli” olarak nitelendirdiği kısımların bir bölümünü inceleyelim.
Mourinho’nun hem Porto, hem Chelsea, hem İnter, hem de Real Madrid’deki en belirgin özelliği takım savunmasını mükemmele yakın yaptırması. Oyuncularına söylediği en önemli şeylerden bir tanesi de, savunma yaparken mümkün olduğu kadar çok adamla topun arkasında durmaları gerektiğiydi.  Bu savunma anlayışıyla kalesini güvenceye alan Mourinho’nun bir de çok iyi kalecilerle çalışmış olması bu savunma anlayışını iyice kuvvetlendiriyordu. Çünkü iyi kaleciler önlerindeki savunmayı da yönetmeye özen gösterirler. Porto’da Vitor Baia, Chelsea’de Petr Cech, İnter’de Julio Cesar ve son olarak Real Madrid’de Iker Casillas tam da bu özelliği barındıran lider kaleciler.
Mourinho savunma anlayışını bu şekilde oluşturduktan sonra genellikle oynattığı 4-2-3-1 sistemine göre, savunmanın önünde oynatacağı çift yönlü orta saha oyuncularını da bu anlayışa uygun seçiyor. Hem kesici özelliği olan, hem fiziksel olarak kuvvetli, hem de pas özelliği yüksek olan oyuncuları seçmeye çalışıyor. Porto’da Costinha, Chelsea’de Essien, İnter’de Cambiasso ve Real Madrid’de Xabi Alonso yine bu analizi doğrular nitelikte oyuncular.
Mourinho’nun yapmadığı şeylerden birisi ise topu devamlı takımında tutmaya çalıştırmaması ve çok fazla pas yaptırmaması. Çünkü Mourinho direk sonuca gitmeyi seven, rakip kaleye en hızlı ve etkili yoldan ulaşmaya çalışan bir teknik adam. Oyuncularına göre Mourinho’nun kendilerine en sık söylediği sözlerden birisi “Mümkün olduğu kadar hızlı ve etkili bir şekilde topu rakip kaleye götürün ve golü atın” Bu biraz kontra atak anlayışı gibi görünebilir ama tam olarak öyle sayılmaz. Mourinho, defansta topu çevirip, hazırlık pasları yaparak oynanan oyundan haz almadığı için, uzun paslarla, etkili ara paslarıyla, hızlı duvar paslarıyla takımını bir an önce karşı kaleye ulaştırmayı ve golü atmayı ve maçı kazanmayı hedefliyor. Özet olarak Mourinho, hızlı ve soğumayan bir oyun oynatmak ve izlemek istiyor.
Bu hızlı oyunun gollerle sonuçlandırılabilmesi için gerekli en önemli oyuncuda bitiricilik seviyesi çok yüksek forvetler.  Porto’da kullandığı Benny Mc Carthy ve Derlei, Chelsea’de Drogba ve Gudjohnsen, İnter’de Diego Milito ve Real Madrid’de Higuain ve Benzema.  Bu forvetlerin hepsi de bitiricilik seviyeleri üst düzeyde, pozisyon geldiğinde minimum kaçırma oranına sahip oyuncular ve 4-2-3-1 sisteminde ilerde oynayabilecek düzeydeler.
Tabi Mourinho’nun takımlarının en kilit noktalarından birisi de yaratıcı oyuncuları. Forvetlerin topu bitirebilmesi için gereken topları atabilecek ve aynı zamanda kendiside skora katkı yapabilecek oyun zekâsına sahip ortasaha ve kanat oyuncularını seven Mourinho yine her takımında bu tarz görevi verdiği oyuncular aldı veya geliştirdi.  Porto’da geliştirdiği Deco, Chelsea’de bu görevi verdiği Frank Lampard  ve aldığı Arjen Robben, İnter’de Wesley Sneijder ve son olarak Real Madrid’de Mesut Özil, Ronaldo, Di Maria ve Kaka.
Genel olarak baktığımızda, Mourinho hep aynı stilde oyuncular bularak, kendine özgü taktiğini gittiği her takıma benimsetmeye çalışan ama gittiği yerin kültürüne göre de bu özellikleri güncelleyen ve uyum sağlatan bir teknik adam. Büyük başarılarının altında bana göre bu istikrar ve inanç yatıyor.